8 Haziran 2009 Pazartesi

Şems-i Yusuf


Şems-i Yusuf’um;

Tarih; sekiz haziran ikibindokuz pazartesi,

Sıcak bir haziran gününde bir okul binasının zemin katında, mezarlığa bakan bir pencerede, aklıma düşen Güneş;

Bilmiyorum deyebilecek mi gözlerim gözlerine…

Zamana itimadı olmayan, sırf bu yüzden gelecek zaman çekimli fiillere sahip cümleler kuramayan bir “anne” var olabilecek mi yeryüzünde ?

Şimdiden ( ve hatta yalnızca isminle var olabileceğin ihtimalini biliyorken de) tüm duyduğum hislerden daha kutsal başka bir şey uyandırdın içimde…

Esirgeyen ve bağışlayan Yaratıcı’nın gölgesinden çok küçük bir şefkat koptu geldi derinlerimden…

Şems-i Yusuf’um;

Şimdiden sana anlatmayı düşlediğim öyküler planlıyorum, ve seninle göz göze gelinceye kadar her birini içimdeki çocuğa anlatacağım…

3 Haziran 2009 Çarşamba

BATIL UMUTLAR NAKARATI


“Sakın ölme,
Düş ama ölme!
Tekrar düşle ama ölme!”

Bir nakarat yankılandı bir terli kabusta,
“güçlü” sıfatının hakkını verebilmek telaşında,
Bir nemli gece, bir demli parçayla,
Kalemin kanamasının heyecanıyla,
Umutlar, “ölme” uyarısına çarpınca,

“Sakın ölme,
Düş ama ölme!
Tekrar düşle ama ölme!”

Baharın en geç cemresi beynine düştüğü için,
Ve buhurdanlığında bir sinsi koku olduğu için,
Ve savaşmak hissi ağlamak hissine galip geldiği için,
Ve gece böylesine saygılı sabaha boyun eğdiği için,
Ve içinde eriyip, içerisinde eridiği kentler için,
Ve asrı, sabrına sigorta bellediği için,
Ve kelimelerin o hain bıçak darbesi için,
Ve her nefsin ölümü tadacağını bildiği için,
Ve bir zaman önce ağlamayı ar saydığı için,

Kalemi eline aldı da düşüne sızan nakaratı yazdı sayfaları kanatarak;

“Sakın ölme,
Düş ama ölme!
Tekrar düşle ama ölme!”