23 Aralık 2009 Çarşamba

ONTOLOJİ KUYUSU


Ve şimdi yeniden sessiz kuyum
Herkesinkinden daha kimsesiz
Her zamankinden daha sessiz
Oldukça karanlık
Alabildiğine acımasız

Borçla güç bela aldığım nefesler
Ve daha taksidi bitmemiş bir çift bakışım
Bir de tüten dumanımın dışında
Bir damla ses yok
Ne kuyumda ne saklımda

Ne Yusuf ne de Hızır
Ne de on bir yıldız
Bu kez kalemle dokunulacak
Bir tek kelime bile yok

İki boş avuç
Tecavüze uğramış umutlar
Bir de ağlayan kız çocuğu var

"Var" dediklerimce isyan
"Yok" dediklerimce şükrüm
Ve sustuklarımca ifşa ettiklerim var

Hüvel Bakî!

Esirge beni benden
Bağışla beni bana….

17 Aralık 2009 Perşembe

TALEP FORMU


başı kesik kuş gibi
boyuna “kanat” çırpınıyorum
affet beni…

başım zekatı
kalbimin
ruhum delik deşik
kimsesizlikten
ey kimsesizler kimsesizi

esirge beni
ya rab
bağışla beni…



...ve uç uca yaşıyorum hayatı... bütün gün yürüyerek düşünüyor, bazen de düşünerek yürüyorum...

5 Aralık 2009 Cumartesi

TAŞ BANA


Bekleme dolu dolu “sabrım”
Taş bana!...
Bendeki boşluklara
Bendeki kuyulara
Düşünme daha fazla
Mühürlü fallarını
Aç bana
Islanma artık
Boşuna
İkna oldum ben
Sana…


Düş bana “ah”ım
Düşle bana
Kalemsiz kurşunsuz
Yaz bana
“yarın”lı sorular
Sorma

Kaç bana “ayna”m
Sakınma
Korkma
Ecelden gayrı her şeyden
Kaç bana
İhtarlara aldırma

Bak bana “nabzım”
Gözümü
Gönlümü
Kolla!...
Ve sağ kalan umutlarımı
Sakla!...

29 Kasım 2009 Pazar

TAHLİYE KANALI





Tarih Boz, günlerden Firar

Odam, kalbim, aourdum, rüyalarım,
Gözlerim, kollarım, ciğerlerim
Dolup taşıyordu “ben”le…
Tahliye kanalı gerekiyordu bana
Son tahlilde…

Farjad’den başkasının kemanıydı ulaşan hücreme
Daha da korkuncu cazip geliyordu reseptörlerime
Nabzın durması, solunumun nadasa kalması gibi
Tehlikeden başka bişey değildi!...

- Başka şeydi başka, iyi de ne?!?

Çapası düşmüş gemi kaptanının
İlk gözüne kestirdiği limandı, ruhun…
Yani tahliye kanalıydın koleksiyonumun
İhtimal kalması gereken ihtimalim…

Olsun…

18 Kasım 2009 Çarşamba

DÜŞ - TÜM


Ben düştüm,
Kalelerim ve
Kalemlerimle birlikte…
Gidemediğim diyâr
Ve güdemediğim develerimle
Develerimi üzerinden atlamadığım
Hendeğe…

Ben düş-tüm…
Körebe için gözleri bağlanmış
Ebenin gördüğü düştüm
Gözleri kapalıyken de
Açıkken de
Kafasının içindeki
Düştüm…

Ve birgün
Uyandım...
Gözleri bağlı ebeyi
Hayra yordum...


"Bu dünya hayatı yalnızca bir oyun ve tutkulu bir oyalanmadır. Gerçekte ahret yurdu ise işte asıl hayat odur. Bir bilselerdi…” (Ankebut-34)

22 Ekim 2009 Perşembe

İNSAN ZEHİRLENMESİ


Gözlerim karardı geçenlerde

Birisinin gözlerindeki görüntüde

Baş dönmesi, bulantı, titreme...

İnsanlar dokundu herhalde(!)

12 Ekim 2009 Pazartesi

BENİ YANLIŞ ANLA, NOLUR!..


Beni yanlış anla, nolur...

Çığlıklarımı bastırınca sessizliğin,

Beni yanlış anlamış olmanı dilerim...

Çünkü "yoksay"mandan efdal böylesi.

Anlama ihtimalin güçlenir belki...


Beni yanlış anla, nolur...

Gözlerin anlam ararken suretimde

-Aynasızların durduk yere kimlik sorgusu gibi...-

Sen gezindikçe bakışlarınla "cümle"mde

Geceden suya bastırdığım her iyiniyet, kirleniyor sanki...


Beni yanlış anla, nolur...

Anadiline yanlış tercüme edilmiş şiir gibi...

Şairin kalbindekileri değil de,

"çıktığı kabuğu beğenmeyen" anlamı gibi

Asimile olmuş, son azınlık çocuğu gibi,

tüketirsin, toplumun gibi...


Beni yanlış anla, nolur...

Çünkü susmayı âdet edinmiş,

Bunu telafi edebilecek kelimelerle, kanlı bıçaklı olmuş,

Bir köşede susarak kokuşma ihtimali için bile çıldırmak üzere,

"mesih" saplantılı bir simyacının

düşüsün sen...


sadece bu yüzden;


Beni yanlış anla, nolur...


8 Ekim 2009 Perşembe

madd(EN) ve man(EN)


niye en çok ben yara alırım?

bir acem türküsü dinlerken

niye falçata gibidir her ritmi?

niye en çok ben yaralanırım?

ya da en çok ben yara aldım sanarım?


en çok ben düşerim, neden?

ötekiler iki kelimeyle geçer de

ben sayfalarca susar, yine de kalırım "vize"den!...


hepsi gözyaşıdır, evet de...

en tuzlusu düşer payıma sanki?!?

bilmiyorum, öyle geliyordur belki de...

herkesin gecesi bu kadar karanlık mı?

benimki en "kuzgunî" sanki...


bu kadar hızlı büyüyüpte

herkes bu kadar "geç" kalıyor mudur peki?

kuyunun en dibi de

herkese bu kadar cazip mi ki?!?


28 Ağustos 2009 Cuma

HAYAT MEMAT MESELESİ


Hayat kısmı tamamdı aslında

İşin hayat kısmından yana şüphe yok!

Ama ne vakit "ölmek" oldu eylem,

Özne yok, övme yok, özge yok...

Varlık şaibede, ruh yoklukla mücadelede

Gece oldu mu uyku suyu uyutan düşman!

Uyku ecel, uyku mematla işbirliğinde

Böyle günlük detaylarla korku duyar mı insan?

Bu arkadan itilerek yuvarlandığımız kaçıncı kuyu?

Bu en ucuza satıldığımız köle pazarı

Zifiri mağaralarda eriyor diye yakmıyoruz mumu,

Sadece bundan bile; düş sarı, düşünce sarı, nefes sarı...

Yedisinde neyse yetmişinde oymuş ya Adem,

Oysa bir Havvakızına her yeni sene bir başka "ayrı"lık

Öyleyse evrim var, evrim; tanımlarıma merhem

Aslında söyleyecek çok şeyim var, mesela zamansızlık...


Hayır, kuruntu değil bu!

Hayır, şiir hiç değil!

Kriptonlu biraz ama

Buralarda hayat- memat meselesi işte...

16 Ağustos 2009 Pazar

Yok Bişeyim, Dünya Kaçtı Gözüme...




Nerede kalmıştık?
Garanti süresi dolmuş vaatlerde mi?
Dünyanın bütün sabahlarını alıp gitme fantazisinde mi ?
İki beden büyük düşlerde mi?
Yoksa fahişe “pembe”lerin vitrininde mi?

Ne diyorduk en son?
Tutturamayanlardan mısınız?
Öldüren acı mıydı güçlendiren?
Artık yeni şeyler mi söylecektik?
Buranın en “yerli”si Süpermen miydi?

Kimindi sıradaki parça?
Hangi filmin repliğiydi bu?
En son kaç yaşına basmıştık?
Küresel mi ısındık küreye mi ısınamadık?

Ne demiştik en son?
Yaşlanıyor muyduk kırışarak?
Yaşayarak mı intihar edecektik?
Yok ağlamıyorum!!
Yok bişeyim valla..
Dünya kaçtı gözüme yalnızca...

8 Ağustos 2009 Cumartesi

"SILA"SIZ SINIRLAR


Ait olmazsa bir sınır bir yere

Dolanır durur çeşitli diyarlarda

Hep gurbet türküleri söyler de

Hiç eski diş fırçası bulunmaz yanında...

15 Temmuz 2009 Çarşamba

SAFKAN KEDERLER


Kelimeler birikip düğümlenince kalemde
Kalem ar sayınca beyazlara ilişmeye
Beyaz ışık huzmesi olup düşünce geceye
Gece birlikte susunca bir "sağanak" ile
Sağanak yağmur olup düşünce gözlere
Gözler hemhâl olmuşken iki damla ile
Damla süzülüp kirpiklerden buluşunca sayfa ile
Sayfa kinli bakınca üzerinde gezinen ele
El uzanamaz olunca asgari bir vehme
Vehim gölgelenince safkan bir kederle
Keder kelime anlamına kırılınca perdede
Perde örtü olunca o mahrem kelimelere...
Kelimeler...
Kelimeler, toprak kokulu bir geceye
Nakarat oluverdi...
Rahman esirgesin
arsız "şair olacak olan"(!) 'ın

şerrinden kelimeleri....

8 Haziran 2009 Pazartesi

Şems-i Yusuf


Şems-i Yusuf’um;

Tarih; sekiz haziran ikibindokuz pazartesi,

Sıcak bir haziran gününde bir okul binasının zemin katında, mezarlığa bakan bir pencerede, aklıma düşen Güneş;

Bilmiyorum deyebilecek mi gözlerim gözlerine…

Zamana itimadı olmayan, sırf bu yüzden gelecek zaman çekimli fiillere sahip cümleler kuramayan bir “anne” var olabilecek mi yeryüzünde ?

Şimdiden ( ve hatta yalnızca isminle var olabileceğin ihtimalini biliyorken de) tüm duyduğum hislerden daha kutsal başka bir şey uyandırdın içimde…

Esirgeyen ve bağışlayan Yaratıcı’nın gölgesinden çok küçük bir şefkat koptu geldi derinlerimden…

Şems-i Yusuf’um;

Şimdiden sana anlatmayı düşlediğim öyküler planlıyorum, ve seninle göz göze gelinceye kadar her birini içimdeki çocuğa anlatacağım…

3 Haziran 2009 Çarşamba

BATIL UMUTLAR NAKARATI


“Sakın ölme,
Düş ama ölme!
Tekrar düşle ama ölme!”

Bir nakarat yankılandı bir terli kabusta,
“güçlü” sıfatının hakkını verebilmek telaşında,
Bir nemli gece, bir demli parçayla,
Kalemin kanamasının heyecanıyla,
Umutlar, “ölme” uyarısına çarpınca,

“Sakın ölme,
Düş ama ölme!
Tekrar düşle ama ölme!”

Baharın en geç cemresi beynine düştüğü için,
Ve buhurdanlığında bir sinsi koku olduğu için,
Ve savaşmak hissi ağlamak hissine galip geldiği için,
Ve gece böylesine saygılı sabaha boyun eğdiği için,
Ve içinde eriyip, içerisinde eridiği kentler için,
Ve asrı, sabrına sigorta bellediği için,
Ve kelimelerin o hain bıçak darbesi için,
Ve her nefsin ölümü tadacağını bildiği için,
Ve bir zaman önce ağlamayı ar saydığı için,

Kalemi eline aldı da düşüne sızan nakaratı yazdı sayfaları kanatarak;

“Sakın ölme,
Düş ama ölme!
Tekrar düşle ama ölme!”

19 Mayıs 2009 Salı

"DEMLENMEK" VE "DİLLENMEK" ARASINDA...


Şair olacak olan(!) !
Biriktirdi tüm “yanış”ları yüreğinde…
Çünkü böyle kalmıştı zihninde
Susunca çoğalacak, çoğalınca pusacaktı…
Kalemi eline almayı bundan ibaret sanacaktı…

“demleneyim” dedi…
Avaz avaz susayım da demleneyim…
Kapağımı kapatayım da renk vermeyeyim..
Kelimeyi gölgeme köpek,
Hayatı dilime pelesenk…
Tutam tutam susayım da demleneyim…
Tabirini zıddıyla eyleyeyim.

Asrı sabrıma sigorta,
İsyanı ritmime son nota…

Sonra “dilleneyim” dedi,
Ateş ile gece arsında dilleneyim,
Miadı doldu diye renklerin
Sesten medet umayım, sesleneyim…
Tüten dumana kıstas külleneyim…
Uyku ile gözyaşı arasında dilleneyim,
Gökyüzüne bakıp kargayı yeniden dinleyeyim…


4 Nisan 2009 Cumartesi

naklen yayın...


Şimdilik “ben” zamirinin üzeri çizildi. “hiç” sıfatınınsa altı… ve bu cümleler böylece upuzun ve sürekli nükseden bir çizgide, şerit değiştiremeden kalacak!...

11 Mart 2009 Çarşamba

KÜLLENMİŞ BİR YEMİN


İncire, zeytine, ve geceye, ve örtüsünü çıkardığında gündüze,
Ve yıldıza ( ve on bir yıldıza) ve aya, ve güneşe
Ve asra…
Ve daha en keskin yeminlerle başlayan her şeye…

Kurak coğrafyası tuzlu sudan ötesini istemeyen,
Ve yalnızca bunu sebep bilip dolabilen,
Kalemi dokununca bir beyaza, kanaya(bile)n,
Aynı kalem, saplanınca demlenen yüreğine, eriyebilen,
Eridikçe seyreltik tuzlu sularda teyemmüm eden,
Yalnızca tek bir darbeyle devrik ilân edilen,
Kelimeler gözlerini yırtınca ağlayabilen
Kökleri damlattıklarıyla toprağa tutunabilen
Ve dalları çatal çatal tutuşabilen
Ve tüm hepsini “kün!” sesine mal edebilen,
Aynaya bakınca derinliğinde boğulabilen,
Affedemeyen ancak affolunmayı dileyen
Künyesinde –yalnızca sevdiği adetlerce- “sevgili” yazabilen
Seviyor olmasını “sevgili”den bilen,
Ahdetmeyi istemese de bir “ah”ı ile bunu başarabilen,
Sıfatları ismine, ismi kalemine ağır gelen…Tüm tekil ve çoğul şahısları tekeline almış ve alacak olana bir yemin imza

7 Mart 2009 Cumartesi

ANGARYA


Bazı yazgılar “akışına bırakmak” ön fiiline dayanır.
Sahipleri mecburdur, tek kelime müdahale edemezler.
Bazı hayatlar sarsıntılarla ayakta kalır,
Dayanıklı binalar yapmayı akıllarından bile geçirmezler.

Türkünün en vurucu kıtası aslında her “duyuş”
Ve bazı yazgılar hep bu duyuşa meraklı.
Bugün yarının dünü, dolayısıyla günleri ayıran tek bir rötuş!
Hal böyle olunca zaman sinelere yalnızca askıntı…


amar es tiempo perdido si no se es correspondido

''Bütün acıların en acısı, sevmek, ama boşa sevmektir''

3 Mart 2009 Salı

"TUZ"LU HİKÂYE


Kelimelerle oynamayı cümle yarasına “tuz” niyetine bastı
Ve bir başka zaman oyununa geldi kelimelerin
Yandı cümle yarası “tuz” aşkından
Söndürmek için “tuzlu su” damlattı yanağından...

SALINCAK


Salın ey ruhum
Öne… Arkaya
Sürül ey gönlüm
Bir garba bir şarka
Değil miydi sanki med cezirler silsilesi ömrüm
Yabancı mı ki iniş çıkışlara yazgım

Salın ey ruhum
Öne… Arkaya
Bu salıncak ki yabancı
Alışkın değil sallanmaya
Bir “geçe” bir “kala” gayrı dünya…

Salın ey ruhum
Dök eteğinde ne kadar sabır taşı varsa
Vuslat günüdür bugün baharla

Salın ey ruhum
Kim erişebilir ki bu salıncağa
Olsa olsa iter arkandan
Hızın artar yalnızca

Salın ey ruhum
Korkma zemheri telaşlarda
Kim erişebilir ki salıncağına
Arkandan ittirirde
Hızını arttırır yalnızca…

2 Mart 2009 Pazartesi

BİR DAĞ KUCAKLAMAK


Kucaklayasım var şu dağı,
Ve üzerine düşen bulutun gölgesini
Saklanmasın bugün hiçbir niyet
İyisiyle kötüsüyle her biri kabul edilsin
Ve aynadakini sevmekle değişsin rota!
Sonra başka aynadakilere sahip çıkılsın…

Mavi rengini gitmekle karıştıran o kıza da söyle;
Gitmeyi çabalamaktan bir parça sanmasın…

Ve kırılınca tüm sözler ıslak bir gecede
Ve toparlamaya çalışırken onları şair olacak olan (!)
Elindeki kesikleri, kelimelerden bilmesin…
Yalnızca bilsin ki keskin olan ne varsa aşktandır!
Ve ancak aşkla şair, aşkla insandır…

MATARA


Kirpiklerimden buharlaşanlardır dünya,
Akıtabildiklerim kalan damlalarımdır,
Bu yüzden gökyüzüne şiir yazmadım hiç,
Dillendirmedim deniz özlemimi,
Türkü yakmadım bir kuşa
Aynadakileri bile sahiplenmedim!
Demir atmadım başkasının limanına
Hatta “çapa”yı çıkarıp attım gemiden.
En fazla çöp adamlar çizdim ders kitabıma
Ya da çamurdan uçurtma yaptım, -hıdrellezde- gül dalları arasına
Bir de papatya topladım anneme

Şimdi kiralık yalanlarla oyalanıyorum
Ve asla kökler salmıyorum mekânlara
Göçebe kâfilesindeki matara gibiyim
Yalnızca dolup boşalıyorum defalarca…

EMİR KİPİ


Telafi et beni sevgili,
Aynamdaki yüze anlam yükle,
Gemine sakla ruhumu zamansız tufanlarımdan
Göç et bana sevgili,
Mülteci nefretlerini yolla kampıma
Ağlama duvarlarımızı birleştir sınırlarımızda

Paylaş benliğini sevgili
Acıyı da umudu da eşit dağıt.
Dengeye getir terazimizi
Ağır basarsa kefen
Yüreğimi değil ama yürek yaralarımı yükle

Defnet beni sevgili
Geleceğinin dumanlı musallasına
Ki bir fatihan kadar yücelt benliğimi semalarında

Ve kandır beni sevgili
En gerçek yalanına inandır…

MOR


Vakit buğulu, vakit sulu, vakit dar, hatta darboğazdı,
Vakit tatlı bir düşün kekremsi tadının dilime bulaştığı “an”dı…
Telaşelerim vardı, ipleri elimde, itler gibi dört bir yandan çekiştiren
Bekleyenimin bir “anne” beklettiğimin bir “kız” olduğu
Ve taa uzaklardan hoş olmayan davul seslerinin geldiği…
Bir dumanla beraber sineye çektiğim bilmem kaçıncı sevdaydı
Girişini yapamadığım ”sonuç”u dilimin ucunda kompozisyonlarım…
Ve ötelerin ötesinden bana gülümseyen bir kızım vardı.
Ebru niyetiyle suya salıverdiğim “renkli” bakışlar bir de…
Yanınca yazdığım, yazınca yandığım bir şiirin ilk cümlesi…
Küllerinden defalarca doğabilmeyi başarmış bir “gel” sesi

Vakit ateşin düştüğü yerden başka yeri yakmadığı bir vakitti
Vatan sağdı, şehitler ölmemiş vatan bölünmemişti.
Daha görülecek “güzel günler” vardı bir rivayete göre…
Aynamdaki yüz kinliydi, bakmıyordu bana.
İçimdeki bir militanda görmek istemiyordu onu.
Ben arayı bulmaya çalışırken, reklâm arası verildi salıncaklarda…
Vakit küremin ısınmaktan ıslanamadığı kurak bir vakitti…
İçimden başka bir militan ıslansın diye ağlıyordu ona
Bir başkası da ona katılıyordu, sonra öteki, sonra öteki…
Sonra zil çalıyor ders bitiyor, herkes gidiyordu,
Zil çalıyor, Pavlov köpeklerini çocukluğuma salıyordu.
Ve bir kız kalıyordu çok sonraları toz duman arasında
Korktuğunu belli etmemiş sımsıkı gözlerini kapatmış avluda…